keyifli alışveriş. DEKOPAZAR
Yapı > Ahşap
Ahşap, deprem ve yaşam
Ahşap, Deprem ve Yaşam
Mimarlık eğitimi verilen kurumlarda ahşaba ilgi gösteriliyor mu?
      Hiç sanmıyorum, çünkü ahşabı bilen kalmadı öğretecek kimse de yok. Geçmeleri biribirine nasıl geçer, kurt ağzı nasıl geçer, bunları bilen de yok. Dolayısıyla da artık ahşap bilgi uzaklığı nedeniyle öğretilmez bir şey haline geldi. Kesinlikle diyebilirim ki ahşabı bugün doğru dürüst öğretmiyorlar, öğrenmiyorlar. Zaten ahşabı öğrenmenin de bir temeli olması gerektir, ahşabı öğrenebilmek için bir kere geometri bilmek lazımdır. Geometriyi doğru dürüst bilen kalmadığına göre, ahşabı öğretseler bile kime öğretecekleri çok şüphelidir. Üçüncü boyutta örneğin: bir asma çatının geçmelerini anlatabilmek ve anlayabilmek için geometri bilgisi şart.
     
Sizce ahşap kültürünün mimarlık ve mühendislikteki yeri nedir?
      Geçmişte tabii ahşap kültürünün yeri engin ve zengindi. Neden öyleydi? Çünkü malzeme çok kullanılıyordu da ondan. Şimdi artık kullanımında bir azalma olmuş. Hatta yangınlar dolayısıyla zaman zaman ahşap yasak da edildi. Karkas yapı neredeyse kalmadı, bugün köylerde ve gecekondularda bile bir ahşap karkas yapıya veya iskelet yapıya rastlamak mümkün değil gibi. Kullanım alanının azalmasıyla birlikte bilgisi de azaldı. Gecekondular bile tuğla veya yığma biriketten yapılıyor. Köylerde dahi ahşabın kullanımının bir derece azaldığını zannediyorum, çok iyi bildiğimi söyleyemem. Ama ahşabı çok eskiden beri ustaca kullanan bölgelerimiz var örneğin; Bolu civarı veya Karadeniz’in doğusu, oralarda da azalma olduğunu sanıyorum. Örneğin; yığma ahşap diye bir tip vardır, kütükleri üst üste koyup birbirine alıştırırlar yatay kapak çıkararak; hatta aralarına pamuk veya ot bile tıkarlar. Bu yığma ahşap yapıların, bizim Bolu dağlarında ve köylerinde örnekleri vardır. Aynı yapı biçimi Sibirya’da, mesela fevkalade çok uygulanıyor. Bizde de uygulanan hatta detayları ve köşe bağlantıları bilinen bir inşaat sistemiydi, bunu bilen de yapan
     da dolayısıyla ustası da kalmadı. Ahşap bilgisi sanki divan edebiyatına döndü, unutulur gibi oldu.
Yüzyıllar boyunca geleneksel yapı kültürümüzde çok önemli yeri olan bu malzeme nasıl oldu da son yarım yüzyıl içerisinde terk edildi?
      Kullanım açısından terk edildi, ahşabı kullanmak zor, hele hele biçilmiş ahşabı kullanmak daha da zorlaştı. Ekonomik açıdan öteki yapı sistemlerine göre ahşap pahalılaştı asıl faktör bunlar. Sonra hızlı yapı deyince gecekonducu tipler türedi, günde iki bin tuğla işleyen usta gecekondularda önemli adam oldu. Dolayısıyla da ihtiyaç sahipleri ahşap yaptırmaktan uzaklaştı. Bir de ahşabı yapmanın ve kullanmanın da bir kültürü vardır. Bu kültüre ne keresteci sahip ne de bina yaptıracak mal sahibi. Beton öldürür deniliyor yanlış yapılırsa her şey öldürür, bu tarz peşin hükümlerden kaçınmak gerekiyor. Nasıl geliştirilebilir, bugüne gelinmiş olmasına rağmen. Bir kere fiyat açısından bu olay önemli, ikincisi ahşabın kalitesi açısından da önemli. Finlandiya’da örneğin ahşabı öyle terbiye ediyorlar ki içini boşaltıyorlar ve ahşabın içindeki o boşluklara dayanıklı kimyevi maddeler dolduruyorlar, ahşap başka bir şey oluyor metal gibi bir şey oluyor. Yani ahşap bir nevi üniversite tahsili görmüş insana benziyor, o artık kereste değil!.. Ahşabın kalitesinde bir heves yaratmak lazım. Kesildiği gibi işlenmeden, sağda solda kullanılmasını teşvik etmek bu işi hafife almak olur. Bugün ahşap karkas A.B.D’de bile kullanılıyor, mesela Hollywood’da çoğu yıldızlar evlerini ahşap karkas yaptırıyorlar. Orada da bir geleneği var bu işin, bizde mesela yaklaşık 150 cm’de bir ana dikme 10x10-12x2, ondan sonra da arada 50 cm’de bir ara dikme ki 5X10 ya da 6X12 boyutlarında olurdu. Onlar da buna benzer bir şey yapıyor ama onlarda ana dikme yok, hep ara dikmelerle yapıyorlar. Bir iskelete dönüşüyor o, bizde de iskelete dönüşürdü zaten ve doğru yapılırsa sağlam iskelet olurdu örneğin depremde öldürücü olmazdı.
     
1894 İstanbul depreminden sonra Atina rasathanesinin bir raporunda: “Binaların çoğunun ahşap olması zararın az olmasını sağlamıştır.” satırları yer alıyor. Sizce deprem, mimarlıkla ahşabı yeniden buluşturabilir mi?
      Şimdi biz milletçe hep kolayına kaçma huyu edindik, hani eskiden bu kadar değildi bu. 1950’ler de sanki bizim toplumumuz bir değişime girdi. Mostroluk bir geçmiş sevgisi ve gösterisine rağmen, geçmişte ahlaki açıdan ne dayanağınımız varsa, tutarlı neyimiz varsa hepsini unutmaya giriştik. Kültüründen vazgeçen bir toplumun, mantıklıyı arama konusunda da herhangi bir çabası olamaz. Kolayına kaçmak âdet oldu, vurgunculuk müthiş bir yayılma gösterdi. İstatistiki olarak söylemem mümkün değil ama sadece izlenimimi aktarayım: 1950’den önce rüşvet alan memur sayısı ne ise 1950’den sonra bunun on misli, yirmi misli oldu. Rüşvet almayana budala gözüyle bakmaya başladılar. Bu rüşvet çirkinliği ta siyasetin üst kademelerindeki politikacılara kadar yaygınlaştı. Şimdi böyle bir toplum doğruyu nasıl bulacaktır? Ahşapta da bulamaz, hiçbir şeyde de bulamaz! Tabii ahşabı da tanıtırken ve överken aklı başında davranmak lazım yani uzun ömürlü oluşunu, dayanıklı oluşunu ve bunun tekniğinin öteki tekniklere göre veya depreme, yaşama şartlarına karşı nasıl daha dengeli olduğunu anlatabilmek lazım; bu bilgileri ciddi olarak vermek gerekiyor.
     
     Deprem mimarlıkla ahşabı yeniden buluşturabilir mi? Sırf depremin bu bilgiyi vereceğini hiç sanmam. Çünkü deprem felaketi çabuk unutuldu. 1939 Erzincan depreminde 40.000 kişi öldü ve bu ölümlerin büyük nedeni yapı sistemindeki cehalet ve yanlışlıktı. O günlerin duygulanımları unutuldu gitti. Ondan sonraki her depremde politikacılar iri nutuklar verdiler, yeni yönetmelikler çıktı ama kanun çıkararak bir toplum ıslah edilemiyor. Kuşaklara hatta yüzyıllara yaygın kültür ve ahlak geliştirilmesiyle bir toplum ıslah ediliyor. Şimdi toplumumuzda karanlık gözüken, ahlak dışı noktalar hep yüzyıllardır biriken, tohumu atılan şeyler, ama son yarım yüzyılda büsbütün cıvıyan bir hal...
     
     Ahşabı da sevdirmenin ve öğretmenin yolu herhalde önce mantığından, sonra da uzun seneler sabrederek öğrenilmesini sağlamaktan geçer. Öyle iki lakırdıyla, bir panelle olacak bir iş değil.
     
Eski mimariyi ve tarihi kent dokusunu koruma bilinci nasıl sağlanabilir?
      Ahlaki değerleri koruyamadıktan sonra, mimari değerleri hiç koruyamayız. Yüzyıllık camiler niye ayakta da sivil mimari örnekleri yok? Sivil mimarinin bir bölümünü yangınlar aldı götürdü. Ayakta duranlar da taştan yapılmış olanlar, yani yıkılmıyor da ondan duruyor. Onda bile çirkin örnekler verildi; Beyazıt’daki Simgeşhane binasının yarısını Adnan Menderes yıktırdı. Yani bir bütün olan mimari eserin yarısını yol genişletilmesi adına yıktırdılar. İstanbul yarımadasının ve eski sur içi bölgenin, tarihi Bizans ve Osmanlı İstanbul’unun, cibiliyeti tahrip edildi. Büyük yollar açarak ve yüksek katlı binalara izin vererek. Üniversiteler bile vahşi boyutlarda binalar yaptılar, Fen ve Edebiyat Fakültesi’nden, başlayarak ondan sonra da Cerrahpaşa Hastaneleri’ni, ta sahile kadar eski mahalleleri yok ede ede, eze eze yürüterek... Bazı şeyler umutsuzluk doğuruyor, İstanbul’un Kuytu Köşeleri adında yeni bir kitap yazdım ve basılmak üzere yayıncıma verdim. Bu kitap dolayısıyla anılarımı tazeleme gezilerine çıktım yine. İstanbul’da, çocukluğumu yaşadığım sokaklara gittim. Mesela çocukluğumu yaşadığım semtlerden birisi Narlıkapıdır; oraya gittiğimde gördüm ki 1930’lu yıllarda oturduğum ev hâlâ ayaktaydı. Tahrip olmuş, perişan olmuş, ama hâlâ ayakta; imar oraya girmemiş, girememiş nedense(?!) Ve kademe kademe İstanbul’un, şehir mekanları da önce Adnan Menderes imarı gibi tahripkâr ve vicdan dışı hareketlerle, ondan sonra da mesela Boğaziçi’nin daraltılması gibi Bedrettin Dalan depreminin getirdiği olaylarla tahrip edilmekte. Bu şehrin tarihi hırpalanıyor ve bu şehirde örneğin Bizans’ı, ortaya çıkartmak ahlak ve kültür borcudur. Osmanlı dönemi eserlerine de yine hırpalamadan etrafını açmak, hatta gerektiği takdirde etrafına eski binaları yapıştırmak ve o mekanları yaşatmak kabil olmadı. Ne yapıp yapıp, bu tarihten sonra bile bu söylediklerimi yapmaya çalışmakta isabet var. Ama başarılabilir mi? Bizim bu siyaset ahlakımızla ve bu aydın kişi umarsamazlığımızla hiçbir şey halledilemez, umursamazlık var! Hani bana dokunmayan yılan bin yaşasın diyen ve bunu atasözü olarak nesiller boyu birbirine nakleden bir milletin yakın bir gelecekte, yakın bir yüzyılda atılım yapması beklenemez.
     
Yaşadığınız ahşap evlerden örnekler verebilir misiniz?
      Samatya’da, Narlıkapı semtinde Narlıkapı çıkmazı 34 numarada oturduk. Üç katlı ahşap bir evdi, genişliği 4.5 metre, -öyle konak filan sanılmasın!..- derinliği 8 metre olan bir giriş katı vardı, üstünde de iki kat daha vardı. Giriş katında bir oda bir mutfak, üst katlarda da ikişer oda bulunuyordu. Kiracıları (yani insan kiracıları) ayrı yaşarlardı da fareler müşterekti. Karkas binanın içinde farelerin hem döşeme aralarında hem de karkas duvar içinde muazzam bir trafiği vardı. Yine hatırlıyorum, 1930’lu yıllarda bir gündüz vakti deprem oldu. Demiryolu kenarında otururduk. Demiryolunun öbür tarafındaki ahşap evlerin çiftetelli oynar gibi göbek attıklarını gördüm. O senelerde sebep belki başkaydı ama binalar farelerle çok ilgiliydi, tahtakuruları da vardı. Tahtakuruları bir bela idi. Tahtakuruları ahşap evlerde yuva yapabiliyorlardı. Tabii akar suyumuz yoktu, örneğin elektriğimiz de yoktu. Elektrik 1935 yılında yapıldı, böyle altı kişilik bir ekip geldi. Sabah hat döşemeye başladılar akşama eve elektrikler yandı. Biz şaşkınlık içinde katlar arasında koşuşmaya başladık, “orası da aydınlık, burası da aydınlık!” diye. İdare lambası adı verilen tek mumluk lambalar vardı, onlarla yolumuzu bulurduk. Tabii elektrikli ev aleti diye bir şey de bilmezdik, karpuz kuyuya sallandırılırdı ki serinlesin diye. Yalnız bir başka fark vardı. O zaman fukara pazarı olan Samatya çarşısında ucuz ucuz levrek ve barbunya ve koskoca kılıçbalıkları dilimlenir, okka hesabı satılırdı. İstanbul, kebap bilmezdi, İstanbul balık yerdi, nüfusu şimdikinin yirmide biri kadardı, balık da yirmi misliydi denizde çeşit vardı. Palamut yiyenler yadırganırdı. Çünkü daha müstesna balıklar vardı. Lüfer mevsimi ibadullah, uskumru ibadullahtı. Biz ya yelkenle ya da kürekle Ahırkapı’ya giderdik çapari sallardık, ilk çekişimizde istavrit gelmişse onları denize atar oltaları toplar geri dönerdik. İstavriti yemezdik yahu, biz uskumru yerdik Samatya’da. Açtık filan ama denizden de ekmeğimizi çıkarırdık ve ucuzdu da. 1950’den sonra İstanbul, tarihinde ilk kez 1.000.000’u aştı insan kalabalıklaştı, balık azaldı, kebap başladı. Ben İstanbul’un, tarihini ikiye ayırıyorum zaten “kebaptan önce ve kebaptan sonra!..” diye. Ve biz kitap okurduk kitap! Eminönü Halkevi bizim cennetimizdi, zaten evde -mangallı tek odalı- ders çalışamazdık da Samatya’dan yürüye yürüye Eminönü Halkevi’ne giderdik. Orada soba yanardı ve biz bir yandan hem ders çalışır hem de kitaplıktaki binlerce kitaptan yararlanırdık. Sefildik ama hayatımızdan şikayet etmiyorduk ve ülkenin geleceğinin parlak olacağına tam bir iman içinde inanıyorduk. Şaibeli politikacıların ülkenin kaderine hakim olabileceği gibi bir olasılık hiç mi hiç aklımızın ucundan bile geçmiyordu. Dolayısıyla biz yine de mutluyduk ha...
     
Meslek yaşamınızı anlatabilir misiniz?
      O zamanlar okulumuzun adı Güzel Sanatlar Akademisi Yüksek Mimarlık Bölümü’ydü. Orada öğrenciyken hele savaş zamanı, yoksulluk içindeyken, para kazanmak zorundaydık saati otuz kuruşa resim çizerdik. Para kazanma gerekliliği bizi gece gündüz geberesiye çalışmaya zorlardı. Kötü öğrenci değildim, iyi öğrenci olduğumu da utanmadan söylerim. Bütün derslerimizi iyi öğrenmek için yırtınırdık, bize statik ahşap, çelik ve betonarmeyi hocamız Turgan Sabis bey öğretti. Gencecik bir adamdı, daha sonra İstanbul Teknik Üniversitesi’nde profesör oldu. Alman ekolünden Vorhölzer, Bruno Taut, Wilhelm Schütte gibi önemli hocalar da vardı. Akademi’nin Mimarlık bölümünü canlandıran uluslararası seviyeye çıkarmaya yardımcı olan önemli insanlardı. Türk hocalarımız arasında da çok değerli isimler vardı örneğin Turgan Sabis gibi, Turgan Sabis’ten öğrendiğim statik ve ahşap bilgisiyle 1944’de 25 metre açıklıkta bir ahşap çatı projesi yaptım ve sonra o proje uygulandı. Tekel Genel Müdürlüğü inşaat şubesinin danışmanlığını yapan Prof. Feridun Arısan vardı. Projeleri o kabul ederdi ahşap çatının statik hesabını ve projesini götürdüğüm zaman bana: “Kim yaptı bunu?” diye sorunca “Ben yaptım” dedim, bu sefer “Sen kimsin yahu?” deyince mimarlık öğrencisi olduğumu söyledim. Beni sınava çekti hepsini benim yaptığıma ikna olduktan sonra Feridun Arısan bana statik işlerini verdi. Savaş yıllarında açlıktan kurtulmanın yollarından birini de böyle bulduk. O ahşap çatı İzmir’de Halkapınar Şarap Fabrikası’nın ek inşaatında uygulandı. Ayrıca Düzce’de yine öğrenciliğimde inşaat idare ediyordum. Devlet o aralar acil konutlar yaptırıyordu. Bir yandan orada ahşap bina projeleri yaptım, statik projeleri de dahil. Yaptığım projelerde adımı gördükleri zaman “doğru yapılmıştır” diye hemen tasdik ederlerdi. Daha o yıllarda yeni mimarken uyguladığım, statik hesabını yaptığım betonarme ve çelik binalarım da vardır. Kısacası öğrenimimi bitirdikten sonra serbest mimarlık çalışmalarımı ara vermeden sürdürdüm. 1957-1972’ye kadar 15 yıl İstanbul Teknik Üniversitesi Mühendislik ve Mimarlık Fakültesi’nde öğretim görevlisi olarak bulundum. Ulusal ve uluslararası mimarlık yarışmalarında ödüller kazandık. Yarım yüzyılı aşkın meslek yaşamımda spor salonlarından büyük endüstri tesislerine kadar çok sayıda proje ve uygulamaları gerçekleştirdim.
     
     Ahşabı öyle terbiye ediyorlar ki içini boşaltıyorlar ve ahşabın içindeki o boşluklara dayanıklı kimyevi maddeler dolduruyorlar, ahşap başka bir şey oluyor, metal gibi bir şey oluyor. Yani ahşap bir nevi üniversite tahsili görmüş insana benziyor, o artık kereste değil!..
     
     Ahşabı da sevdirmenin ve öğretmenin yolu herhalde önce mantığından, sonra da uzun seneler sabrederek öğrenilmesini sağlamaktan geçer. Öyle iki lakırdıyla, bir panelle olacak bir iş değil.
     
Kaynak: ahsapev.com.tr
Google
Google



Reklam vermek için...