keyifli alışveriş. DEKOPAZAR
Marka
Dünyanın en cimri zengini
Kuşaktan kuşağa miras bırakılan anı yüklü mobilyaları, kullanılıp atılacak bir tüketim objesine dönüştüren IKEA'nın kurucusu Ingvar Kamprad'ın öyküsü bu... 18.5 milyar dolarlık servetin sahibi Kamprad, otobüs indirimi için emekli kartı çıkarttı.
      Her şey 1956 yılında İsveç'te, tanrının bile unuttuğu ücra bir köyde, karlı mı karlı bir kış günü, müşterinin adresine teslim edilmesi gereken kolinin arabanın bagajına bir türlü sığdırılamaması üstüne yetkilinin bağırmasıyla başladı: "Sökün ayaklarını şu Allah'ın belası masanın..." Keserle çivileri tek tek çıkarıp doğrulttular, sonra dört ayakla birlikte ambalajın içine tıkıştırdılar. Koli artık bagaja rahatça giriyordu. İşte bu cümle hem pazarlamadaki bir büyük devrimin kıvılcımı olacaktı hem de dünyaya bir dev armağan edecek sperm... O dahiyane -ya da şeytani- cümlenin sahibi Gillis Lundgren'di. (Not: İki sıfat da bizim değil; portremizin kahramanıyla ilgili olarak birkaç yıl önce uzun ve epey kıyamet koparan bir araştırma yayınlamış olan İngilizler'in sözünü esirgemeyen gazetesi The Guardian'ın.) Lundgren, İsveç'in güneyindeki Smaland bölgesindeki Almhult kasabasındaki küçük bir mekanda faaliyet gösteren ve tabelasında "Ikea" yazan mobilya satıcısının yanında kısa süre önce tasarımcı olarak işe başlamış bir gençti. O sıralar 30 yaşında olan patronu Ingvar Kamprad, bu pratik çözümü duyunca, kafasında bir ampulün yandığını hissetti. Güneşli günde ufuk çizgisinde çakan şimşekler gibi bir şey... Ingvar Kamprad? 30 Mart 1926'da, yukarıda sözünü ettiğimiz Almhult kasabasından pek de uzakta olmayan Agunnaryd köyünde, kilisenin mülkiyetindeki Elmtaryd çiftliğinde dünyaya geldi. Doğum yerinden de anlaşılacağı gibi babası çiftçiydi. (Kamprad'ın izinli olarak kaleme alınmış, daha sonra onaylanmış yaşam öykülerinde Ikea'nın açılımı şöyle anlatılır: Ingvar'ın I'si, Kamprad'ın K'si, Elmtaryd'in E'si, Agunnaryd'in A'sı. Ancak izinsiz yazılmış ve de grubun kabul etmediği öykülerde ise, Ikea'nın son iki harfiyle ilgili bazı kuşkulardan söz edilir. Bazılarında ima yoluyla, bazılarında açık açık. İddialara göre, Ikea'nın son iki harfi aslında Ingvar Kamprad'ın gençlik yıllarında hayranlık duyduğu birinin ad ve soyadının baş harfleri. Biyografisinin yırtıp atmak istediği bu sayfasına aşağıda yeniden değineceğiz.) Küçük Ingvar anasının karnından ticaret erbabı olarak doğmuştu. Daha 5 yaşında, mahalle arkadaşlarına ıvır zıvır satmaya başlamıştı. Şeker, çikolata, sütlü ürünler gibi şeyler. 17 yaşında "Bu kadar okul yeter" diyerek, öğrenimini noktaladı. Demek ki, taş çatlasa lise mezunu. Ve babasının verdiği küçücük bir sermayeyle doğduğu köyün bağlı olduğu Almhult kasabasında iş hayatına atıldı. "Dökme" olarak ve de toptan aldığı kibritleri kutulayıp bisikletiyle kapı kapı dolaşarak satıyordu. Bir iki yılda işi büyütüp çeşidi artırdı; çakmak, "Evergood" marka dolmakalem ve naylon çorabı da ekledi ürün gamına. Yine çok geçmeden piyasasını genişletti. Her sabah evlere servis yapan sütçünün kamyonetinden yararlanıp, mallarını kasabanın garına kadar bedava taşıtmaya başladı.
      Tabii bunun için sabahın köründe kalkması gerekiyordu. Kalkıyordu da. (Yine izinli yazılmış ve "görülmüştür" mührüyle onaylanmış biyografilerindeki çocuk öykülerinden birini aktaralım. Şöyle: Sabah erken saatte inekleri sağması gereken Ingvar, bir türlü uyanamıyordu. Babası da hemen her gün "Sen bu tembellikle hayatta bir baltaya sap olamazsın" diye söyleniyordu. Bir yaşgününde Ingvar'a hediye olarak çalar saat verdi. Küçük çocuk hemen o gün yeni bir hayata başlamaya yemin etti ve yatağının başucuna okşayarak koyduğu saatinin zilini 05.40'a ayarladı. Öylesine şartlandı ki o saatte kalkmaya, bir süre sonra zile bile gerek kalmadan yataktan fırlıyordu. 79 yaşın da ötesine geçtiği bugünlerde bile o refleksi olanca diriliğiyle ve de acımasızlığıyla varlığını göstermeye devam ediyor; 05.40'ta ayakta! Ve bir ermiş bilgeliğiyle diyor ki: "10 dakikada ne kadar çok şey yapılabilir bir bilseniz... Ama o 10 dakika geçince, bir daha geri getirmeniz imkansız. Hayatınızı 10'ar dakikalık dilimlere ayırın ve onların mümkün olduğu kadar azını boşa harcamaya çalışın.) Ingvar Kamprad, "Ikea" markasını 1943'te tescil ettirdi. 1947'de mobilya satmaya başladı. Kasabanın marangozlarının ürünlerini pazarlıyordu. 4 yıl sonra ilk kataloğunu bastırdı. Sürekli büyüyen işi kasabanın sınırlarını aşmış, tüm İsveç'in mobilya üreticilerinden mal almaya başlamıştı. Ancak fiyatları rekabet edilemeyecek kadar aşağı çekince, İsveçli üreticiler boykot ilan etti. O direnişi nasıl aştı dersiniz? Polonyalı mobilyacılarla anlaşarak. Oysa komünizmden nefret ediyordu. 1955 yılından söz ediyoruz. Sonra ertesi yıl kadrosuna aldığı ilk tasarımcı Gillis Lundgren'in ağzından, sipariş bir masanın arabanın bagajına sığmamasına duyduğu öfkeyle dünya ticaret tarihinin en önemli cümlelerinden birini dökülüverdi: "Sökün ayaklarını şu Allah'ın belası masanın!"
     
BİR TAŞLA ÜÇ KUŞ
      Yukarıda da belirttiğimiz gibi bu cümleyle kafasında ampuller yanan Ingvar Kamprad, Arşimed gibi "Eureka... Eureka..." çığlıkları atarak banyodan dışarı fırlamadı ama hayatını da, dünyayı da değiştirecek kararı aldı: Bundan böyle müşterinin evde monte edebileceği mobilyalar üretip pazarlayacaktı. Bir taşla kaç kuş birden: 1. Nakliye de, montaj da müşteriye ait olacaktı. 2. O kocaman ve pahalı ambalajların maliyetteki ağır yükünden kurtulacaktı. 3. Müşteriler -kusura bakmasınlar ama- yassı kolilere paketlenmiş mobilyaları kendileri kucaklayıp taşıyacaklardı arabalarına. Tüm bu tasarruflarla hiçbir rakibinin yanına yaklaşamayacağı bir satış fiyatını yakalamış olacaktı. "Kit" ya da "set" mobilya işte böyle doğdu. Ve de 50 yıl sonra Ingvar Kamprad'ı Forbes Dergisi'nin sıralamasında 18.5 milyar dolarlık servetle dünyanın 13'üncü zengin adamı yaptı.
      Hatta, kimilerine göre Bill Gates'i bile geçerek birinciliğe yükseldi. Bu iddianın sahibi İsveç'in ekonomi dergisi "Veckans Affaerer". Hesaba Ikea'nın mağazalarının değerini de ekleyen dergi, Kamprad'ın toplam 53 milyar dolarlık servete sahip olduğunu öne sürüyor. Bu da onu 46.6 milyar dolara sahip Bill Gates'in bile üstüne çıkarıyor. (Ancak dünyanın bir numaralı ekonomi haberleri ajansı "Reuters" bu hesabın yanlış olduğunu duyurdu. İsveç dergisi gezegenimizdeki tüm Ikea mağazalarını Kamprad'ın kişisel malı varsaymıştı. Oysa hem söz konusu mağazaların çoğu franchising'di hem de Kamprad 1982'den bu yana artık Ikea'nın sahibi değildi.)
     
33 ÜLKEDE 213 NOKTADA
      Neyse... Zenginin parasıyla çenesi yorulan züğürtlerin durumuna düşmemek için bu konuyu burada noktalayalım. Ancak bıraktığı imparatorluğun büyüklüğüne ilişkin son dökümü de verelim: Mavi zemin üstüne altın sarısı harfleriyle İsveç bayrağının renklerini taşıyan Ikea, üç gün önce İstanbul- Ümraniye'de açılan mağazasıyla 33 ülkede 213 satış noktasına ulaştı. Geçen yıl 145 milyon adet -tüm ülkelerde basılan İncil sayısının da üstünde- kalın mı kalın kataloğunu ücretsiz olarak tüketicilere dağıtan grubun mağazalarını ziyaret edenlerin sayısı 400 milyonu -kiliselerde pazar ayinine gidenlerden fazla- aştı. (Ulusal değerlere ve kendisini yetiştiren topraklara bağlılığı yaşam felsefesi yapan Ingvar Kamprad, sadece Ikea'ya İsveç bayrağının renklerini seçmekle kalmadı: Banyo ürünlerine Norveç göllerinin adlarını verdi, mutfaklara İsveç erkek isimlerini, odalara İsveç kız isimlerini. Yataklar ise İsveç kentlerinin adlarını taşıyor. Grupta yeni mobilyalara isim bulmak ve o ismin diğer ülkelerin dillerinde sakıncalı olup olmadığını araştırmakla görevli bir ekip çalışıyor.) Yukarıda verdiğimiz sözü yerine getirmenin tam sırası: Kamprad'ın Ikea'nın son iki harfini gençliğinde hayran olduğu birinin ad ve soyadından esinlendiğini söylemiştik ya; o kişinin yerel bir Nazi örgütünün şefi olduğu iddia ediliyor. Kamprad bunu reddediyor ama 1940'ların sonlarında Nazi gruplarıyla ilişkisini ve o aşırı akıma sempatisini yalanlamıyor. "Gençlik hatamdı, şimdi çok pişmanım" diye eklemeyi unutmadan. Ancak şurası kesin; bugün bile milliyetçi duygularla yüklü biri o. Ama siyaseten ya da ideolojik olarak. Zira iş paraya, servetini korumaya, vergiye gelince çoğu zengin gibi ne milliyetçiliği kalıyor ne yurtseverliği. Öyle olmasa grubunu da, servetini de İsveç dışına taşır mıydı? Ikea öylesine büyüdü, öylesine karmaşık bir yapıya dönüştü ki, bugün her kolu bir başka diyara uzanmış ejderhadan farksız. Gizlendiği labirentlerde izini sürmek mümkün değil ama hiç değilse ejderhanın kollarını saymaya çalışalım: Ikea'nın sahibi, merkezi Hollanda'da bulunan Stichting Ingka Vakfı. Ikea'nın fikri mülkiyeti (konsept, üretim markası, ürünlerin tasarımı) ise Inter Ikea System'e ait.
      Ikea ile franchising sözleşmeleri imzalayıp ürünlerinin imalatına ve satışına izin veriyor. Peki ama Inter Ikea System'in sahibi kim? Cevabını bilen yok. Daha doğrusu veren. İsveçli gazetecilerin araştırmalarına göre, Inter Ikea System'in mülkiyeti çeşitli vakıflar ve off-shore şirketlere dağıtılmış durumda. Off-shore şirketlerin merkezleri de Karayip Adaları'nda bulunuyor. Kamprad Ailesi, bu karmaşık yapıyla her şeyi denetim altında tutuyor. Ve de bilançolarını yayınlamak zorunda kalmamak için halka açılmayı da, borsada kote olmayı da kesinlikle reddediyor. Kamprad Ailesi? Ingvar Kamprad'ın ilk evliliğinden üç oğlu var. Babası gibi o da çocukluk ve gençlik yıllarında epey aşağıladı oğullarını, "Bir baltaya sap olamayacaklarını" tekrarlayıp durdu. Burunlarını epey sürttükten sonra, 1999 Ekim'inin serin bir cumartesi günü üçünü de yanına çağırıp, grubunu, daha doğrusu imparatorluğunun kalelerini koruma görevini paylaştırdı: Şu sıralar 41 yaşında olan büyük oğlu Peter'i Hollanda'daki Stichting Ingka Vakfı'nın başına getirdi. Ikea imparatorluğunun kalbinde yer alan ve Ingvar Kamprad'ın 1975'ten, görevi devrettiği 1999 Ekim'ine kadar bizzat yönettiği birimdi bu. Ortanca oğlu 38 yaşındaki Jonas, grubun ürettiği ve sayısı 12 bin kaleme ulaşan ürün gamının sorumlusu. Yani o esrarengiz Inter Ikea System'in. 36 yaşındaki küçük oğul Matthias'ın ise öyle somut bir unvanı yok. Baba Kamprad'ın onu veliaht seçtiği, o nedenle de her birimi öğrenmesi için grup içinde dolaştırıp durduğu anlatılıyor. Ingvar Kamprad'a gelince, ikinci eşi Margaretha ile birlikte İsviçre'de yaşıyor. 1976'dan bu yana. Lozan tepelerindeki Epalinges'de. Aralarında servet ya da veraset vergisi ödememek için kapağı İsviçre'ye atmış Birgit Rausing (Tetra Pak'ın kurucusunun gelini), Gisele Oeri (Roche patronunun dul gelini), Pierre Landolt (Sandoz'un kurucusunun torunu), Ernesto Bertarelle (Serono'nun patronu), Athina Onassis (anlatmaya gerek var mı), Michael Schumacher (Formula 1 yarışlarının geçilmez pilotu) gibi ünlülerin de bulunduğu komşularının "Soğuktan gelen amca" diye bildikleri Ingvar Kamprad, İsviçre'nin bu huzurlu kentinde otobüs ya da metroyla gidip geliyor, çok sıkışırsa 12 yıllık Volvo'sunu kullanıyor, pazaryerinden alışveriş yapıyor. Hem de fiyatların iyice düştüğü akşam saatlerinde. Fabrikalarını dolaşmak için İsveç'e gittiğinde ise ya Ikea'nın servis araçlarından yararlanıyor ya da belediye otobüslerine biniyor. Hem de yaşlılara uygulanan özel indirimden yararlanarak. Sırf o amaçla emekli kartı çıkarttı. Ve "Biz İsveçliler çetin doğa koşullarında yaşam mücadelesi verdiğimiz için elimiz biraz sıkı oluyor" diyor gülerek. Ancak o cimri yaşamının ardında gizlediği İngiltere'deki malikanesindeki lüks kaçamakları hiç mi hiç anlatmıyor. O ne hınzır, o...
     
Kaynak: Sabah - 14.05.2005
Google
Google



Reklam vermek için...